“BEN DAHA NE GOLLER ATACAĞIM!”

0
114

 

Türk futbolunun efsane ismi Şifo Mehmet, bizlere futbolculuk hayatını ve teknik direktörlük tecrübelerini anlattı. Siyasetten ekonomiye, sosyal yaşamdan iyi bir sporcu olmanın püf noktalarına kadar her şeyi konuştuğumuz söyleşimizde, Şifo Mehmet, bizlerle, Beşiktaş’taki bazı özel anılarını da paylaştı.  

 

-Futbola nasıl başladınız?-

Futbola, 16 yaşında, amatör olarak Samsun Ladikspor’da başladım. Kendim de aslen Samsun’luyum. 1966 Samsun doğumluyum. İki sene amatör olarak oynadıktan sonra profesyonelliğe adım attım. 18 yaşındayken Kahramanmaraş’a geçtim. Orada profesyonel oldum. Ve Kahramanmaraş’tan da Beşiktaş’a geçtim.

 

“’Madem futbolcu olacaksın, en iyisini olmazsan hakkımı sana helal etmem,’”

-Amatör futbolculuk ile profesyonel futbolculuk arasında, sizce ne gibi farklar var?-

Aslında, geçmiş ile bugünü karşılaştırmak doğru değil. Çünkü ülkenin o zamanki soysa ve ekonomik şartlarıyla şimdiki sosyal ve ekonomik şartları aynı değil. O zamanlar, malzeme yok; saha yok; antrenman yerin yok; ekonomik anlamda pek bir kazancın yok; kısacası, futbolculuk, o zaman gönül işiydi. Şimdi ise her şey profesyonel. Biz o dönemler, yani 80’li yılların başlarında, amatör ruh ile profesyonelliği yaşadık. O dönemlerde, anne-babalar, çocuklarına, tahsil yapmalarını, doktorluk, mühendislik, pilotluk ya da devlet memurluğu gibi mesleklerden birini seçmelerini tavsiye ederlerdi. O zamanlar, futbolculuk bir meslek değildi. Ben, okuldayken başarılı bir öğrenciydim. Hiç çalışmadığım halde, üniversite sınavına girdim ve üniversiteyi yarım puan farkla kaçırdım. Sınava giriş sebebim de annemin benim okumamı çok istiyor olmasıydı. Fakat ben okuldan çok futbola ilgi duyuyordum. Futbola karşı çok büyük bir iştahım vardı. Bir de o dönemde, sokak kültürü vardı. Birey olarak, kendinizi sokakta geliştirirdiniz. Özgüveninizi orada kazanırdınız. İkili ilişkileri; kavgayı, arkadaşlığı, hep sokakta öğrenirdiniz. Ve sokak, sizin gelişiminize ciddi anlamda destek olurdu. Ben de futbolu sokakta oynayarak öğrendim. Ben, spor kulüplerinin altyapılarında yetişmedim. Fakat annem ve babam, benim futbol oynamama karşı değillerdi. Destek de vermiyorlardı, karşı da çıkmıyorlardı. Sadece annem, çamura bulanan formalarımı her gördüğünde bana serzenişte bulunurdu. O tarihlerde, bizim evde merdaneli çamaşır makinesi vardı ve çamaşır yıkamak şimdi ki gibi kolay değildi. Benim formalar yüzünden evde iki adet merdaneli makine bozuldu. Bunun üzerine de annem, “Madem futbolcu olacaksın, en iyisini olmazsan hakkımı sana helal etmem,” demişti. Ben de onlara layık olmaya çalıştım.

 

-Futbol artık dünyada ciddi bir sektör haline geldi. Sektörel bir yapı kazanmanın, futbola ne gibi etkileri oldu?-

Bir defa, bazı duyguları körleştirdi. Amatör ruhu ortadan kaldırdı. Daha profesyonel bir tablo ortaya çıktı. Bugün dünyada ekonomi küçülürken futbol ekonomisi büyüyor. Ben, futbol piyasasının çok daha fazla büyüyeceğini düşünüyorum. Artık futbolun her alanında, daha profesyonel insanlar çalışmaya başladı. Futbol, daha büyük kütlelere hitap etmeye başladı. Oyuncu gelişimi de artık bilimsel verilerle ölçülüp yönlendirilebiliyor. Bugün üç-dört yaşlarında bir çocuğa bazı testler uygulanıyor ve hangi branşa daha yatkın olduğu belirlenebiliyor. Bizim dönemimizde, bu işi seviyorsanız, ısrarcıysanız ve yetenekliyseniz, kendinizi gösterebiliyordunuz belki ama birçok yetenekli arkadaşımız da yeteneklerini gösterme fırsatı bulamadılar mesela. Bugün ise durum farklı. Bugün çocuklar, altyapıdan, çok daha profesyonel bir şekilde yetişiyorlar. Ayrıca, futbola ayrılan bütçenin büyümesinin bazı avantajları da oldu. Stadyumlar gelişti; zeminler gelişti. Bir de mesela eskiden biz, öğlen 2’de başlayacak bir maçı izlemek için sabah 6’da stada gidip 7-8 saat kadar beklerdik. Şimdi böyle bir şey kalmadı. 10 dakika önceden gidip, stada girip, maçınızı izleyebiliyorsunuz. Bu da, bir çeşit konfor sağlamış oldu. Ama yine de eski ruh artık yok. Eskiden, Fenerbahçeliler, Galatsaraylılar, Beşiktaşlılar, tribünde kol kola maç izlerlerdi. Futbolun seyir zevki çok daha üst düzeydeydi. Bugün artık aynı durum yok. 40 bin kişilik stada 2 bin kişilik deplasman takımı kontenjanı ayırıyorsunuz; işin hiçbir esprisi kalmıyor.

 

“Şike ile falan işimiz olmadı.”

-Son yıllarda futbolda şike olgusunu konuşmak çok moda oldu. Türk futbolunu, bu anlamda, geçmişten bugüne değerlendirirseniz ne söylemek istersiniz?-

Ben, gerek 2. Lig’de, gerek 1. Lig’de Beşiktaş’ta oynarken böyle bir şeyle karşılaşmadım. Beşiktaş’ın tek bir hedefi vardı; şampiyon olmak. Dolayısıyla, biz ikinci olduğumuz zamanlarda bile bizi başarısız addedenler oldu. Çünkü o zamanlar 2’inci olmak başarısızlık olarak görülürdü. Şimdi, 2’inci olduğunuzda UEFA’ya falan gidebiliyorsunuz. O zamanlar böyle bir şey yoktu. 1’inci olduğunuz takdirde ancak başarılı sayılırdınız. Ben, Beşiktaş’ın 100 yıllık tarihi içerisinde en şaşaalı 10 yılının önde gelen oyuncularından biriyim. Bu bakımdan çok şanslıyım. Ama ben, şahsen, şike olaylarıyla, futbol hayatım süresince hiç karşılaşmadım. Bize herhangi bir teklif gelmedi. Biz de, Beşiktaş’tayken kimseye böyle bir teklif götürmedik çünkü biz büyük bir takımın oyuncusuyduk ve kazanmak için oynuyorduk. Kahramanmaraş’ta da, 3 senenin sonunda şampiyonluğu tattım. Orada da başarılıydık ve hep kazanma odaklı oynuyorduk. Bu sebepten, oyunumuza konsantre olurduk. Şike ile falan işimiz olmadı. Fakat ben futbolu bıraktıktan sonraki süreci, sadece ben değil bütün Türkiye yakından takip etti. Federasyon ve UEFA’nın verdiği kararlar arasındaki çelişkiler falan… Aslında, çok detaylı bilmiyorsanız bu konuyla ilgili yorum yapmak da yanlış olur. Fakat ben, yine söylüyorum, şahsen böyle bir olaya hiç tanık olmadım.

 

-Kahramanmaraş’ta sizi nasıl keşfettiler?-

O dönem, tabii böyle televizyonlar falan yoktu. Fakat ben, her hafta gol atan bir futbolcuydum. Hatta 29 gol ile gol kralı da olmuştum. Dolayısıyla, insanların zihnine, “Mehmet diye bir çocuk var” algısı yerleşti. 3’üncü senemden sonra zaten bütün Türkiye beni tanıdı. Ben, aslen Kahramanmaraş’ta tanındım zaten. 17 yaşından 20 yaşına kadar Kahramanmaraş’ta geçirdiğim zor ama başarılı dönem, beni Türk halkına ve futbol dünyasına tanıttı.

 

“Biz, o arkadaşlarımla, hem saha içini, hem de saha dışını paylaştık.”

-90’lı yılların başında, Beşiktaş’ın efsanevi başarı sergilediği dönemde, o takımın bir parçasıydınız. O günlere dair anılarınızdan bahsetmek ister misiniz?-

Tabii, Kahramanmaraş’tan Beşiktaş’a geldim; 2’inci Lig’den 1’inci Lig’e geldim. Bir süre önce televizyon ekranlarından seyrettiğim oyuncularla aynı havayı teneffüs etmeye başladım. Ben gerçi Beşiktaş’a geçmeden önce Şifo Mehmet olarak kendimi kabul ettirmiştim. Her takımın çalışmak istediği bir futbolcuydum. Fakat ben Beşiktaş’ı seçtim. Bunun nedenleri; Süleyman Seba, Yönetim Kurulu, oyuncu profili ve oyuncuların kültür düzeyiydi. Çünkü oyuncuların birçoğu, üniversite mezunu ya da üniversiteye devam eden arkadaşlarımızdı. Ve oyuncular arasında çok yaş farkı yoktu. Ulvi Abi, Kadir Abi, 26-27 yaşlarındalar; biz ise 20’li yaşlardayız. Pek öyle önemsenecek bir fark yoktu. Zaten diğer oyuncuların yaşları da 22-24 arasındaydı. Biz, o arkadaşlarımla, hem saha içini, hem de saha dışını paylaştık. İyi arkadaştık. Bizi başarıya götüren undur da sanıyorum bu oldu. Ben Beşiktaş’a ilk geçtiğimde, birçok insan bana, “Beşiktaş’ta yapamazsın” dedi. Fakat önemli olan insanın kendine güveni; yeteneklerine inanması; başarıya odaklanması; sevdiği insanlara verdiği sözlerin arkasında durması. Bunlar gibi birçok etken var. Ben dedim ki, “Ben, bunu yaparım!” 20’li yaşlarınızda Anadolu’dan gelip de Beşiktaş’ta oynamaya başlıyorsunuz. Tabii o zamanlar, bazıları bize tepeden baktı. Ben de kendimi kabul ettirmek için saha içi performansıma odaklandım. Bir anımı anlatayım. Bizim ilk hazırlık maçımızdı. Ben de ilk defa o maçta Beşiktaş formasını giydim. Almanya’ya gittik. 45’inci dakikada, ben 2-3 kişiyi geçip topu çatala taktım. 1-0 öne geçtik. Soyunma odasına gittik. Orada Metin ile yalnız kalınca, Metin bana, “Yahu Mehmet nasıl bir gol attın öyle!” deyince, ben de cevaben, “Dur daha Metin. Bu ne ki? Ben daha ne goller atacağım,” demiştim. Hatırladıkça güleriz bu konuşmayı. Ama ben ondan sonraki süreçte 135 tane gol attım. Yani o günkü cesur söylemimi eylemle de destekledim.

 

“… en büyük öğretmen hayat! Yaşayarak öğreniyorsunuz.”

-Futbolculuğun ardından, değişik takımlarda teknik direktörlük de yaptınız. Sizce iyi bir teknik direktör olmanın sırları nelerdir?-

Ben jübilemi yaptıktan sonra İngiltere’ye gidip bunun eğitimini gördüm. Aralıksız 8 ay kadar kaldım orada. Döndükten sonra Malatyaspor bana teklif sundu. Malatya’ya gittim ve orada 17 hafta kaldım. Malatyaspor’u 7’inci sırada almıştım ve 7’inci sırada da bıraktım. O zaman, hırslandım ve “Ben bu işi yapacağım!” dedim. Malatya tecrübesi, benim bu işe bakışımı değiştirdi. Bu işin püs noktası şudur: Biz insan yönetiyoruz. İnsan yönetmek zordur; bunu herkes yapamaz. Bir de, oyuncuyken rahattık. Maç bitince, biz de defteri kapatır evimize giderdik. Fakat teknik direktör olarak, sorumlu kişisiniz. Kulüp yönetimine, medyaya, taraftara karşı sorumlusunuz. Ve bu sorumluluğu omuzlarınızda taşırken dik durabilmeniz önemlidir. Yani insan yönettiğinizin farkında olmanız lazım. Futbolu iyi bilmeniz ve dünya futbolunu yakından takip etmeniz lazım. Oyuncu grubunu iyi analiz etmeniz lazım. “Ben yeterliyim” deyip kenara çekilirseniz ilerleyemezsiniz. Her gün gelişmek ve geliştirmek zorundasınız. Dünyayı yakalamak kolay değil. Ama en büyük öğretmen hayat! Yaşayarak öğreniyorsunuz.

 

“Futbol oynamak başka şeydir sporcu olmak başka şeydir.”

-Futbolcuğu mu yoksa teknik direktörlüğü mü daha çok sevdiniz?-

İkisini birbirinden ayırt edemiyorum. Futbol benim hayatımdır. Beni ben yapan şeylerden biridir. Fakat burada ince bir çizgi var. Ben, hiçbir zaman “Futbolcuyum” demedim; “Sporcuyum” dedim. Futbol oynamak başka şeydir sporcu olmak başka şeydir. Ben bunu çalıştırdığım futbolculara da söylüyorum. Sporculuk sadece sahada top oynamak değildir; bu bir yaşam biçimidir. Sporcu, yalnızca kendi için yaşamaz; onu seven insanlara karşı da sorumludur. Ben, insanların bana gösterdiği sevgi ve saygıyı da bu tavrıma borçluyum.

 

-Günümüzde, bazı taraftar grupları bir sivil toplum örgütü gibi çalışıyorlar. Örneğin, Beşiktaş’ın Çarşı Grubu’nun sosyal hayatın içerisine dâhil oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?-

Çarşı Grubu’nun gelişimi de bizim dönemimize rastlar; 87-88 yılları. Biz, futbolcu, kulüp ve taraftar gruplarının çok iç içe olduğu bir dönemde Beşiktaş’ta oynadık. Beşiktaş taraftarı, takımına müthiş sevgisi ve desteği olan bir taraftar grubudur. Tabii Türkiye’de taraftar grupları kendini çok geliştirdi. Çarşı Grubu da aynı şekilde kendini geliştirdi. Takımını çok sahiplenen ve olumlu anlamda çok iyi motive eden bir gruptur Çarşı Grubu. Benfica maçı, bunun çok güzel bir örneğidir.

 

-Sermaye ve siyasetin futbola bulaşmasının, bir spor olarak futbola olumsuz etki ettiği konuşulur. Ne dersiniz?-

Siyaset futbolun içinde; bunu herkes biliyor. Bence dışında kalmalı. Futbol takımları, oyunlarıyla değerlendirilmeli. Yukarıdan bir takım müdahalelerle bu iş olmaz.