Türkiye’nin 60 yıllık bir eğitim kültürü var

0
118
İstanbul Kültür Eğitim Kurumları Okullar Koordinatörü: Biriz Kutoğlu

Röportaj: İstanbul Kültür Eğitim Kurumları Okullar Koordinatörü: Biriz Kutoğlu

Türkiye’nin 60 yıllık bir eğitim kültürü var

Sayın Kutoğlu, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz, bize kendinizden bahseder misiniz?

İstanbul Kültür Eğitim Kurumları Okullar Koordinatörü olarak yöneticilik yapıyorum. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü mezunuyum. Bu yıl mesleğimde yirminci yılım. Ülkemizin bilinen, saygın özel okullarında görev aldım. Eğitimini aldığım işi yaptım, diyebilirim. Eğitim uzmanlığı, ARGE uzmanlığı, öğretmen hizmet içi eğitimi, öğretmenlere yönelik kitaplarda editörlüğün ardından son 10 yıldır üst düzey yöneticilik ve okul geliştirme konularında çalışıyorum.

İstanbul Kültür Eğitim Kurumları’nın kuruluş hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Onursal Başkanımız, İnşaat Yüksek Mühendisi Sayın Fahamettin Akıngüç, 1960 yılında Şirinevler’de Kültür Koleji’ni kurmuş. Kültür Koleji’nin en önemli özelliği ise şu:  O tarihe kadar ülkemizde vakıflar okul açıyorlardı. Fahamettin Bey, Türkiye’nin ilklerinden birini gerçekleştirerek kendi şirketi üzerinden bir okul açıyor. Her şeyi ile kendisi ilgilenerek bugünlere getiriyor Kültür Koleji’ni. Kolejimiz evrensel bir misyonla kurulmuş ve bu misyon doğrultusunda çalışmış. O dönemde Fahamettin Bey, Koleji kurarken iyi bir yabancı dil eğitimini, iyi matematik öğretmeyi, bilimi, sanatı ve sporu önemseyerek temel taşları yerine koymuş. Fahamettin Bey şu an 93 yaşında ve hâlâ danıştığımız bir eğitim duayeni olarak onursal başkanlığımızı yapıyor. Bu sene altmışıncı yılımızı kutluyoruz. Binlerce mezun, yüzlerce emek veren öğretmenle birlikte evrensel değerleri kendimize misyon edinmiş bilim, sanat, spor, yabancı dilde kaliteli eğitimden ödün vermeden çalışıyoruz. Onun için diyoruz ki “Türkiye’nin 60 yıllık bir eğitim kültürü var.”

Okulunuzun ilk yıllarında mezun olanlar şimdi neler yapıyor, biliyor musunuz?

Şu anda Kültür Kolejinden ilk mezun olan pek çok kişi kurum içerisinde farklı görevlerde bulunuyor. Mesela Hukuk Kurulu Başkanı’ndan tutun da Mezunlar Derneği Başkanına kadar…Binlerce mezunumuz, yurt içi ve yurt dışında spordan sanata, bilimden siyasete kadar pek çok sektörde lider görevdeler. Başkonsolos, NBA oyuncusu, milli tenisçi, Harward’da bilim insanı, Türk pop müziği sanatçıları olmak üzere pek çok meslek grubunda mezunumuz, okulun misyonuna göre verdiği eğitimin sonucu olarak günlük hayatta karşımıza çıkıyor.

İstanbul Kültür Eğitim Kurumları’nın vizyon ve misyonunuzdan söz eder misiniz?

İstanbul Kültür Eğitim Kurumları olarak vizyonumuz; ulusal, evrensel ve çağdaş değerler doğrultusunda ve uluslararası ölçütlerde eğitim-öğretim yapan bir kurumdur. Amacımız; bu niteliğiyle, önce Türkiye’nin, daha sonra Avrupa Birliği ülkelerinin önde gelen başarılı eğitim kurumları arasında yer almak.

Üstlendiğimiz misyon ise; öğrencilerimizi düşünsel-duygusal-bedensel açıdan bir bütün olarak en üst düzeyde geliştirmek; onları çağdaş değerlerle donatmak, üst eğitim kurumuna ve yaşama hazırlamak. Öğrencilerin eğitim süreci sonunda sevgi ve saygı gören, sevgi ve saygı dolu, özgüvenli, mutlu ve etik değerlere sahip, başarılı bireyler ve yurttaşlar olmasını sağlamaktır.

Bu vizyon ve misyonumuz çerçevesinde yüzü Batı’ya dönük, ilerici, çağdaş, pozitif bilimin ışığında, Atatürkçü ve laik düşünce başlıca yapı taşlarımızı oluşturur. Bununla birlikte, bilimsel bakışın anaokulundan itibaren çocuklarda kendini göstermesini sağlayan bir okul ortamına sahibiz.  Kurum içerisinde fen lisesinin ayrı bir yeri var. Bilimsel atmosferi, fen liselerimize başlayan öğrenciler ilk anda hisseder. Fen eğitimine verdiğimiz öneme eş değer olarak yabancı dil eğitimi de devrededir. Kurumun bünyesinde kurulmuş iki tane Anadolu Lisesi var. Her iki Anadolu Lisesinde de eğitim dili İngilizce. Burada öğrenciler fen bilimlerini ve matematiği İngilizce olarak öğreniyorlar.  Modern, çağdaş ve ilerici bir yaklaşımla eğitim veriliyor.

Öğrencilerimizi bir üst eğitim kurumuna, en yüksek donanımla hazırlayan bir kurumuz. Hiçbir zaman ülkenin gerçeklerinden kopuk gençler yetiştirmek ya da öğrenciler eğitimine sadece yurt dışında devam eder, diye düşünen bir yapıda olmadık. Tamamen dünya vatandaşı yetiştirecek bu okul, ama bu dünya vatandaşı çocuk gerek yurt içinde gerek yurt dışında bir üst eğitim kurumuna gittiğinde çok donanımlı olacak. Donanımı açtığımızda bilimsel süreç ve becerilerini kazanmış olacak. Yabancı dil İngilizceyi çok iyi konuşur olacak. Pozitif bilimin bakış açısına sahip olacak. Sanat kültürü olacak, spor kültürü olacak, laik olacak, demokratik olacak, çok kültürlü olacak. Misyonumuz tamamen bu.

Türkiye’deki eğitim sistemi şu anda nasıl? Zaman içinde neler değişiyor? Yeni sistemden bahseder misiniz?

Elbette her dönemin kendine özgü eğitim ihtiyaçları var. Çünkü nüfus değişiyor, dünya değişiyor, teknoloji değişiyor, iletişim değişiyor. Haliyle şu anki dünyaya doğan çocuk da, o çevrede büyüdüğü için kişisel ve çocuğun fikirsel özellikleri geçmişe göre değişiyor. Bu durumda da ülkenin eğitim modelinin ve eğitsel yapısının da bu yeni ihtiyaçlara göre değişmesi gerekiyor.

Biz analog dönem insanıyız. Analog dönemde doğmuş olarak bu çağın göçmeniyiz. Şunu söylemek istiyorum: “Analog göçmenler, dijital yerlilere karşı!” Eğitimciler olarak bir an önce kendimizi güncellememiz gerekiyor.

Bundan 35 yıl önceki ihtiyaçla bugünkü öğrencinin ihtiyacı bambaşka. Gençler teknolojik konularda kendilerini daha çok geliştirmeli. Milli Eğitim Bakanlığı bununla ilgili pek çok adım attı ve atıyor. Artık okulların dersliklerinin hemen hepsinde “akıllı tahta” var. Öğretmenlerin eğitimlerinde de düne göre çok yol alındı. Öğretmenlerimiz donanımlılar. Bu konuda teknolojiyi kullanıyorlar tabi. Şimdi biz analog dönem insanıyız. Eğittiğimiz çocuklar, dijital dünyanın içine doğmuş çocuklar.

Aslında Türkiye genç nüfusuyla büyük bir güç. Bu gücün doğru kullanılmasıyla belki de Batı’yla olan farkını kapatacak. Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte çok ciddi hamleler yapıldı. Türk öğrencilerin Avrupa’da ve Amerika’da kazandığı başarılar; geçmişe göre fark yaratan, bizim önde olduğumuzu gösteren çalışmalar. Değişime açık olmalıyız, değişime direnmemeliyiz.

Eğitim sektöründe Türkiye dünyanın neresinde yer alıyor? Diğer ülkeler ile mukayese edildiğinde neler yapmamız gerekiyor?

Ben mukayeseyi çok doğru bulmuyorum. Türkiye’nin kendine özel jeopolitik konumunu hangi ülkeyle karşılaştırabiliriz?  Hiçbiriyle karşılaştıramayız tabi ki. Eğitim açısından da baktığımızda: “PISA”, “TIMS” gibi uluslararası sınavlar var. Bunların sonuçlarıyla ülkelerin eğitim sistemi karşılaştırılıyor, iki uçta da yükseliş var. Bir tarafta Kuzey Avrupa’nın yükselmesi, Finlandiya gibi. Diğer tarafta Uzak Doğu’nun yükselmesi yani Güney Kore modeli. Öte yandan Amerika ve Almanya’ya baktığımızda; öğrencilerinin bu tür sınavlarda, üst sıralarda yer almadığını görürsünüz. Kendimizi, Uzakdoğu ülkeleri ve İskandinav toplumuyla da karşılaştıramayız.

Herhangi bir ülkeye benzetilmek yerine, genç nüfusumuzu bir avantaj olarak görüp, öğrencilerimize üst düzey zihinsel becerileri kazandıracak ve yine bu becerileri ölçecek bir eğitim sistemi kuruluyor. Milli Eğitim bakanlığı da bunun için çalışıyor. Başarılı olmak için gücünüzün farkında olacaksınız ve kendinize hedef koyacaksınız. Bunları yaptıktan sonra ortak dil ve tutumla, planlı bir şekilde ilerleyeceksiniz. Eğer bu sistemik döngü, hızlı bir şekilde tatbik edilirse çok kısa sürede epey yol kat ederiz.

Okul öncesi eğitimin önemi nedir? Türkiye’de okul öncesi eğitim ne şekilde yapılıyor? Bu sistem sizce yeterli mi? Okul öncesi eğitim almış ve almamış bir çocuğu karşılaştırırsak bu noktadaki önemli farklar nelerdir?

Okul öncesi eğitim, en önemli adım. Bu konumunun eğitim bilimleri açısından temeli var. Bir üst eğitim kurumuna geçişle birlikte bilişsel, duyusal ve psikomotor açıdan belirleyici rolü var. Beynimizin gelişimsel evreleri var. “AÇEV”, anaokulu eğitimine dikkat çekmek için 12 yıl önce “7 Çok Geç” adlı bir kampanya yapmıştı. Eskiden ana sınıfları vardı, oraya gidenler ve gitmeyenler diye ayrılırdı öğrenciler. Tabi işin aslı günümüzde böyle değil. 36 ayını tamamlamış her çocuk, anaokuluna başlamalı. Bu yarım gün olur, tam gün olur… Anaokulunda çocuğun bilişsel, duyusal ve psikomotor gelişimi ilerliyor. Çocuk daha fazla “uyaranla” karşılaşıyor. “Uyaran” dediğimiz şey tabi ki eğitsel faaliyetler. Bunlar çeşitlendikçe çocuğun zekâsı o kadar gelişiyor. Ne kadar çok dikkat çekici şey, çocuğun bulunduğu o atmosfere planlı bir şekilde giriyorsa çocuğun o alandaki farkındalığı gelişiyor. Bu bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçektir. Anaokulu 36 aydan itibaren umuyorum ülkemizde zorunlu hale gelir. Önümüzdeki ders yılında 60 aydan itibaren ana sınıfı zorunlu olacak. Bizde şöyle bir gerçek var. Henüz çok küçük, sabah yatağından kalkıp da okula mı gidecek? Bırakın anne ve babayı dedeler de kıyamaz, büyükanneler de kıyamazlar. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bu anlamda ailelere eğitimler vermesi gerektiğine inanıyorum ki bu eğitim kısmen de olsa veriliyor. Peki Kültür Koleji olarak biz ne yapıyoruz? Dil öğretimi üzerinde çok duruyoruz. Anaokulunda önce yarım gün İngilizce, yarım gün Türkçe olarak tam gün eğitim veriyoruz. Sonra anasınıfına gelindiğinde öğrenciler bu defa çift dilli eğitime geçiyor. Yani 60 aylık çocuk, fen atölyesi mi yapacak? Hem İngilizce öğretmeni devreye giriyor hem de okul öncesi öğretmeni. Dersi yaparken çeviri yapmıyorlar. O konuyu iki lisan olarak işliyorlar. Çocuk Türkçe olarak duyuyor ama İngilizce olarak da cevap verebiliyor. Aynı şekilde İngilizce duyuyor ama Türkçe karşılık verebiliyor. Beynin çift dille öğrenme gibi kabiliyeti var ve biz bunu kullanıyoruz. Böylece de çocuk, dili ezber olmadan doğal akışı içinde öğreniyor ve birinci sınıfa geldiğinde çok ciddi anlamda yol alıyor. Anaokulu kendini ifade etme, özgüven, el göz koordinasyonunun gelişmesi, okula karşı olumsuz değil olumlu tutum kazanma, kendinin farkında olma, doğaya çevreye duyarlı olma, dil becerileri gibi konularda öğrenciler üzerinde bir numaralı etken diyebiliriz.

Son olarak… Eğitim kurumlarınızda öğrenim gören gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Kendilerini geliştirdikleri sürece fark yaratırlar. Kendilerini geliştirmek için olanaklar aramaları, onlara sunulanları çok iyi değerlendirmeleri ve çok çalışmalarını isterim. İşin özü aslında planlı çalışmaktan geçiyor.